Pinokyo Kukla Tiyatrosunda (Pinokyo’dan bir bölüm)

Pinokyo Kukla Tiyatrosunda

Pinokyo kukla tiyatrosuna girdiğinde, neredeyse küçük çaplı bir devrime neden olan bir şey oldu. Şimdi, perdenin kaldırıldığını, performansın daha yeni başladığını anlamalısınız.

Sahnede, her zamanki gibi birbirleriyle kavga eden, her an birbirini tokatlayan, diğerlerini sopayla dövmekle tehdit eden Arlecchino ve Pulcinella’yı(*) görüyordunuz.

Seyirciler, tamamen oyuna dalmıştı, bu iki kuklanın birbirlerine küfürler ettiğini, sanki aklı olan iki varlık, iki gerçek insan gibi davrandıklarını gördüklerinde göbekleri çatlayana kadar güldüler.


(*) Arlecchino (Harlequin) ve Pulcinella, İtalyan doğaçlama tiyatrosu Commedia Dell’arte’nin iki ünlü karakteridir. Genelde cimri ihtiyar Pantolone’nin uşakları olarak canlandırılırlar ve olayların karışmasında rol oynarlar. Burada onların kukla versiyonlarından bahsediliyor. (e.n.)


 Aniden, damdan düşer gibi, Arlecchino hareket etmeyi bıraktı ve izleyicilere doğru döndü. En arka sıralardan birinde oturan birine işaret ederek dramatik bir şekilde bağırmaya başladı:

“Ey yukarıdaki gökler! Rüya mı görüyorum, yoksa uyanık mıyım? Orada oturan Pinokyo değil mi?”

“Aaa, gerçekten de Pinokyo bu!” diye bağırdı Pulcinella.

Sahnenin arkasından Sinyora Rozaura haykırdı:

“Evet, evet o!”

Tüm kuklalar koro halinde:

“Pinokyo! Pinokyo!” diye bağırdılar. “Pinokyo! Kardeşimiz Pinokyo! Yaşasın Pinokyo!”

“Pinokyo, buraya gel, sarıl bana!” diye bağırdı Arlecchino, “Tahta kardeşlerinin kollarına gel!”

Böyle sevgi dolu bir davet karşısında, sıraların arkasından bir sıçrama ile Pinokyo, kendini pahalı ön koltuklardan birinde buldu. Sonra yine bir sıçrayışta, pahalı koltuklardan orkestranın şefinin başının üstüne indi ve oradan da sahneye atladı.

Ha, Pinokyo’nun bu tahtadan drama topluluğunun aktörlerinden ve aktrislerinden gelen tüm kargaşa içinde karşılaştığı sarılmaları, kucaklamaları, dostça çimdiklemeleri ve kafasına samimi, kardeşçe vuruşları tanımlamak imkansız.

Kuşkusuz, yürekleri ısıtan bir manzaraydı bu, ancak seyirciler, şovun kesintiye uğradığını fark edince sabırsızlandı ve bağrışmaya başladılar:

“Oyunu istiyoruz, oyuna devam edin!”

Boşuna nefes tüketiyorlardı. Kuklalar, temsile devam etmek yerine, bağırmalarıyla eskisinden iki kat daha fazla şamata yaptılar. Pinokyo’yu omuzları üzerine kaldırdılar, onu zaferle sahne ışıklarının olduğu yere taşıdılar.

O anda, kuklacı ortaya çıktı. Çok iri yarı ve çok çirkin bir adamdı, ona bakmak sizi dehşetle dondururdu. Sakalı bir mürekkep lekesi kadar siyahtı ve çenesinden yere kadar uzanıyordu: Söylenmesine izin ver, yürüdüğünde ayaklarıyla ezerdi sakalını. Ağzı bir fırın ağzı kadar genişti, gözleri iki kırmızı cam fenere benzerdi, içlerinde alevler vardı sanki. Elinde, birlikte bükülmüş yılan ve tilki kuyruklarından oluşan uzun bir kırbaç tutuyordu.

Kuklacının bu beklenmedik görünüşü karşısında, herkes sessiz kaldı, kimse nefes almaya cesaret edemiyordu. Sinek uçsa vızıltısı duyulacaktı. Erkek ve kadın gariban kuklalar bir yaprak yığını gibi tiril tiril titreşiyorlardı.

Kuklacı, kötü bir soğuk algınlığına yakalanmış bir devin sesiyle Pinokyo’ya sordu:

“Buraya tiyatroma zarar vermek için mi geldiniz?”

“Hayır, inanın bana, efendim, hata benim değildi.”

“Yeter artık, kesin gürültüyü! Bu gece hepinizle hesaplaşacağım!”

Aslında, gösteri biter bitmez kuklacı mutfağa gitti, burada akşam yemeği için kocaman bir koç pişiriyordu. Koç bütün olarak, bir şişin üzerinde yavaş yavaş döndürülüyor, kebap oluyordu. Pişirmeyi bitirmek için daha fazla oduna ihtiyacı vardı kuklacının, Arlecchino ve Pulcinella’yı aradı ve onlara dedi ki:

“O kuklayı bana getirin, onu bir çiviye asılı bulacaksınız. Evet, iyi kaliteli bir ağaçtan yapılmış gibi görünüyor ve ateşe atıldığında iyi bir alev yapacağından eminim kızartma için.”

Arlecchino ve Pulcinella ilk başta duraksadılar, ancak efendilerinin sert bakışından dehşete düştüler ve itaat ettiler ve biraz sonra mutfağa geri döndüler, sudan çıkmış bir yılan balığı gibi kıvrılan ve kıvranan Pinokyo’yu taşıdılar. Umutsuzca çığlık attı:

“Ah babacığım, kurtar beni! Ölmek istemiyorum! Ölmek istemiyorum!”

*** 

Kuklacının adı Ateş Yutan’dı, görünümü korkunçtu. Özellikle de göğsünün tamamını ve tüm bacaklarını kaplayan korkunç siyah sakalıyla kuşkusuz çok korkutucuydu. Ama ruhunun derinliklerinde, o kadar da kötü bir adam değildi. Bunun kanıtı, zavallı Pinokyo’nun önüne getirildiğini, çılgınca mücadele ettiğini görüp “Ölmek istemiyorum! Ölmek istemiyorum!” diye bağırdığını işitince, derhal yumuşaması ve ona acımasıydı. Adam bir süre direndikten sonra, sonunda kendini tutamadı ve çok gürültülü bir şekilde hapşırdı.

O hapşırıkla, o ana kadar ağlayan bir salkım söğüt gibi eğilmiş, iki büklüm olan Arlecchino neşelendi ve Pinokyo’ya yaslanarak, kulağına fısıldadı:

“İyi haber kardeşim! Kuklacı hapşırdı, bu sana karşı şefkat duyduğunun işareti. Şimdi kurtuldun işte!”

Şu bilinmelidir ki, başka bir kişiye acıyan herkes, ya ağlar, ya da en azından ağlarmış gibi yapar. Her insan bir gözyaşını silecekmiş gibi davranırken, Ateş-Yutan, garip bir şekilde acı çekerken hapşırma alışkanlığına sahipti. Bu da, insanlara kalbinin yumuşaklığı hakkında bilgi vermek için, diğerleri kadar iyi bir yoldu.

Kuklacı hapşırdıktan sonra, hâlâ huysuz yaşlı bir adam gibi davranarak, Pinokyo’ya bağırdı:

“Zırlamayı kes! Ağlaman buramda, tam midemde komik bir his uyandırdı… bu bir çeşit sancı gibi, neredeyse… Hapşu! Hapşu!” Ve iki kez daha hapşırdı.

“Çok yaşa!” dedi Pinokyo.

“Teşekkürler! Baban ve annen hâlâ hayatta mı?” diye sordu Ateş Yutan. “Babam, evet. Annemi hiç tanımadım.”

“Seni şu yanan kömürlerin arasına atarsam yaşlı babanın ne kadar üzüleceğini kim bilebilir! Zavallı yaşlı adam! Ona acıyorum!”

Hapşu! Hapşu! Hapşu! Ve üç kez daha hapşırdı.

“Çok yaşa!” dedi Pinokyo.

“Evet, teşekkür ederim! Ancak, benim için de üzülmelisin, çünkü gördüğün gibi, o koyun kavurmasını bitirmek için yeterli odunum yok. Sana gerçeği söylüyorum, bu durumda bana büyük bir yarar sağlardın!

Ama şimdi, sana acıyorum, bu yüzden sabırlı olmalıyım. Senin yerine, şişin altında kumpanyamdan başka bir kukla yakacağım. Hey, polis memurları!”

Bu komutla, üç köşeli şapkalarını giyip kılıçlarını kılıfsız tutan iki çok uzun boylu, çok gösterişli tahta subay ortaya çıktı.

Ve kukla ustası onlara dedi ki:

“Oraya Arlecchino’yu getirin, onu sımsıkı bağlayın ve sonra yanması için ateşe atın. Koyun etini iyi kavrulmuş istiyorum!”

Ah, Arlecchino’nun ne kadar acınacak halde olduğunu düşünün! Korkusu o kadar büyüktü ki bacakları onun altına büküldü, çöktü ve yere düştü.

Pinokyo, bu yürek parçalayıcı manzara karşısında, kendini kuklacının ayaklarına attı ve acı acı ağlayarak uzun sakalını gözyaşlarıyla yıkadı, sonra yalvarmaya başladı:

“Yazık olacak ona, Bay Ateş Yutan!”

“Burada bay yok!” dedi kuklacı sertçe.

“Yazık, acıyın ona beyefendi!”

“Burada beyefendi yok!”

“Yazık, size yalvarıyorum, efendim!”

“Burada efendi yok!”

“Yazık, affedin onu Ekselansları!”

Kendisine Ekselans diye seslenildiğinde, kukla ustasının sesi yumuşadı, aniden şefkat ve acıma dolu bir hale geldi. Pinokyo’ya dedi ki:

“Peki, benden ne istiyorsun?”

“Zavallı arkadaşım Arlecchino için merhamet diliyorum.”

“Burada merhamete yer yok, Pinokyo. Seni bağışladım. Arlecchino senin yerine yanmalı, çünkü koyun etinin iyice kavrulmasını istiyorum.”

“Bu durumda,” diye bağırdı Pinokyo gururla, ayağa kalkarken ve hamurdan kasketini bir kenara atarak, “bu durumda görevim açık. Gel, askerlerini çağır! Beni bağla ve o alevlere at. Hayır, benim gerçek arkadaşım olan zavallı Arlecchino’nun benim yerime ölmesi adil değil! “

İnsanın içine işleyen bir sesle söylenen bu cesurca sözler, diğer tüm kuklaları ağlattı. Tahtadan yapılmış askerler bile, yeni doğmuş kuzular gibi meleşti.

Ateş Yutan ilk başta bir buz parçası kadar sert ve soğuk kaldı; ama sonra yavaş yavaş yumuşamaya ve hapşırmaya başladı. Dört beş hapşırmadan sonra sevgiyle kollarını açtı ve Pinokyo’ya şöyle dedi:

“Sen iyi bir çocuksun! Buraya gel ve bana bir öpücük ver!”

Pinokyo ona koştu ve uzun siyah sakala sincap gibi tırmanarak Ateş Yutana burnunun ucuna, sevgi dolu bir öpücük kondurdu.

“Affettiniz mi beni?” diye sordu zavallı Arlecchino duyulması güç bir sesle.

Ateş Yutan, “Affedildin!” diye yanıtladı; sonra da içini çekip başını sallayarak şunları ekledi: “Şey, boş ver! Bu gece yarı çiğ koyun eti yemekle yetineceğim.

Ama gelecek sefere, şanssız kişi ayağını denk alsa iyi olur.”

Kuklaların affedildiği haberi duyulduğunda, hep birlikte sahneye çıktılar, bir gala akşamı gibi tüm ışıkları yaktılar, hepsi zıplayıp sıçramaya ve dans etmeye başladılar. Şafak söktüğünde hâlâ dans ediyorlardı.


Çeviren: Nadiye R. Çobanoğlu

Not: Bu alıntı, Yar Yayınları’nın Pinokyo kitabından alıntıdır. Her hakkı saklıdır.

Bir cevap yazın