“İdam Mahkumunun Son Günü”nden alıntı- Victor Hugo

VI

Kendi kendime diyorum ki:

– Madem yazı yazmam mümkün, neden yazmayayım? Ama ne yazacağım? Dört soğuk ve çıplak duvar arasına kapatılmış, adım atma özgürlüğünden, gözlerim için daracık bir ufuktan bile yoksunken, kapımın üzerindeki küçük pencereden vuran beyazımsı ışığın, koyu renkli duvar üzerinde yavaşça ilerleyişinden başka eğlencem yokken, bir tek düşünceyle, suç ve ceza düşüncesi, öldürme ve ölüm düşüncesiyle baş başa iken, diyecek sözüm var mıdır, yazacak lafım var mıdır, dünyada yapacak işi kalmayan benim? Bozuk ve boş beynimden, yazmaya değer ne çıkarabilirim ki ben?

Ama niye olmasın? Çevremde her şey tekdüze ve soluk, ama içimde fırtınalar kopmuyor mu, bir mücadeledir sürüp gitmiyor mu, bir facia yaşamıyor muyum? Beni zapt eden bu sabit fikir, vakit yaklaştıkça her saat, her dakika, her an, daha da iğrenç, daha da kanlı, yeni yeni biçimlere bürünmüyor mu? İçine itildiğim terk edilmişlik durumunda, önceleri hiç tanımadığım, bilmediğim bu şiddetli duyguları kendi kendime anlatmayı niye denemeyeyim? Kuşkusuz, zengin bir malzeme bu; ve ömrümden geriye kalan bölüm ne denli kısa olursa olsun, daha onu dolduracak çok endişeler, korkular, işkenceler var, şu saatten son saate kadar anlatacaklarım, bu kalemi eskitmeye, mürekkebi tüketmeye yeter artar bile. -Zaten bu endişelere dayanmanın tek yolu, onları gözlemlemekten geçiyor. Acılarımı, korkularımı dışa vurmak belki de beni avutur.

Hem bunları yazmam, büsbütün de faydasız olmayabilir. Saat saat, dakika dakika acılarımı yazdığım bu günlük defterinin, çalışmayı sürdürmemin fiziksel bakımdan olanaksızlaştığı ana dek, yazmaya devam edecek gücü kendimde bulabilirsem, ister istemez yarıda kalacak, ama olanaklar elverdiğince tamamlanacak olan hikayemin, büyük ve derin bir eğitsel rolü olmayacak mı? Can çekişen düşüncenin böyle bir tutanağında, yargılanmasında, durmadan artan acının böyle gözlemlenmesinde, bir mahkumun bu tür zihinsel otopsisinde, onu mahkum edenler için çıkarılacak dersler yok mudur? Belki de yargıçlar, bir kez daha, adalet terazisi dedikleri şeyin kefesine, düşünen bir kafayı, bir insan kafasını atacakları zaman, bu yazılanları okudukları için, işi pek de o kadar aceleye getirmeyeceklerdir. Belki de, idam kararının her şeyi oldubittiye getiren kısacık ifadesinin, yavaş yavaş artarak, ardı ardına gelen ne türlü işkencelere yol açtığını hiç düşünmemiştir, bu cezaları verenler. Kafasını koparıp attıkları insanın bir zekası olduğunu, bu zekanın insanı hayata bağlı kıldığını, yaşayacağına dair inanç ve güven verdiğini, bu insanın ölüme hiç de hazırlıklı olmayan bir ruh taşıdığını, bir an durup düşünmüşler midir acaba? Hayır. Onlar yalnızca üçgen biçiminde bir bıçağın, yüksek bir noktadan dimdik aşağı düşüşünü görür ve elbette ki mahkum için, bundan öncesinin de,  sonrasının da var olmadığına inanırlar.

Bu kağıt yığını, onların bu yanılgısını düzeltecek. Belki bir gün yayınlanacak bu yazdıklarım, bu kağıtlar, onların zihinlerini bir an bir başka zihnin acı içinde kıvranmasıyla uğraştıracak, çünkü hiç akıllarına getirmemişlerdir insanların böyle acılar çekeceğini. Vücuda hemen hemen hiç acı duyurmadan öldürmeyi başardıklarından, kendilerini zafer kazanmış sanıyorlar. Ama manevi ıstırabın yanında, maddi acılar nedir ki… Dehşet ve merhamet, yasalar işte böyle yapılır! Belki bir gün gelir de, bu anıların, zavallı birinin bu son itiraflarının yasalara bir katkısı olur…

Tek ki, ölümümden sonra, avluda rüzgar, bu ıslak ve çamurlu kağıt parçalarını dört bir yana dağıtmasın, bir zindancının kırık camına yıldız biçiminde yapıştırılıp yağmur altında çürümesinler…

VII

Şimdiye kadar yazdıklarım günün birinde başkalarına yararlı olacakmış, karar vermek üzere olan bir yargıç durup düşünecekmiş, masum veya suçlu bir takım zavallılar benim şimdi çektiğim cehennem azabından kurtulacakmış, neden, neye yarar bunlar? Ne önemi var bunların? Kafam kesildikten sonra, başkalarınınki de kesilecekmiş, bana ne? Bu delilikleri gerçekten de düşünebildim mi? Üstüne çıktıktan sonra, giyotin yıkılıp gitse bile ne kazanacağım bundan, sorarım size.

İnanamıyorum! Güneş, ilkbahar, çiçekli tarlalar, sabah erkenden uyanan kuşlar, bulutlar, ağaçlar, doğa, özgürlük, hayat, artık bütün bunlar benim olmayacak.

Ah! Asıl beni kurtarmak lazım! Bunun mümkün olmadığı, yarın, belki de bugün ölmek gerektiği doğru mu? Ah tanrım! Başımı hücrenin duvarlarına vurup parçalayabilsem. Dayanamıyorum bu korkunç düşünceye!

VIII

Ömrümden bana kalanları hesaplayalım bakalım:

Hükmün okunmasından sonra, temyize başvuru için üç günlük bir süre.

Dosyanın bakanlığa gönderilmesinden önce, sekiz gün ağır ceza mahkemesinde bekletilme süresi.

Bakanlıkta on beş gün bekletilme. Bakanın dosyalardan haberi bile olmaz, ama onları inceledikten sonra, ilgili temyiz dairesine gönderdiği varsayılır.

Orada, dosyalar sınıflandırılır, numaralandırılır ve kayda geçirilir. Çünkü giyotine gönderilecek çok insan vardır, herkes sırasını beklemek zorundadır.

Orada da on beş gün incelendikten, kimseye haksızlık yapılmasın diye gözden geçirildikten sonra, mahkeme günü gelir, genellikle Perşembe günleri yapılır bu mahkemeler, sonra hepsi yeniden bakana gönderilir, o da savcıya ve savcı cellada gönderir. Bütün bunlar üç gün sürer.

Dördüncü günün sabahı, savcı yardımcısı kravatını bağlarken kendi kendine -Bu iş bitmeli artık, der. Eğer mahkeme katibi yardımcısının arkadaşlarıyla yemek yemek gibi bir engeli yoksa, idam emri gerçekleştirilmek üzere, zamanı belirlenir, emirname yazılır, temize çekilir ve gönderilir, ertesi gün şafak vakti, çekiç sesleri Grève Meydanına giyotin dikildiğini haber verir ve tellallar yol ağızlarında bağırarak idam yapılacağını ilan ederler.

Hepsi altı hafta ediyor. Genç kız tahmininde haklı galiba.

Oysa ben Bicêtre denilen bu hücreye konulalı en azından beş yahut altı hafta oldu, saymaya cesaret edemiyorum artık ve perşembenin üzerinden de üç gün geçti gibi geliyor bana.


Çeviren: Nadiye R. Çobanoğlu

Not: Yar Yayınları’nın İdam Mahkumunun Son Günü kitabından alıntıdır. Her hakkı saklıdır.

Bir cevap yazın