Gülcemal İle Nikomedya (Öykü) – Mahir Ulaş Yeşil


GÜLCEMAL İLE NİKOMEDYA

“MADDE 1 – Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyruklarıyla, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklarının, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak, zorunlu mübadelesine (exchange obligatoire) girişilecektir.

Bu kimselerden hiç biri, Türk Hükümetinin izni olmadıkça Türkiye’ye, ya da Yunan Hükümetinin izni olmadıkça Yunanistan’a dönerek orada yerleşemeyecektir.”

***

İhtiyar adam orta evin tahta merdivenlerini ağır ağır tırmandı. Balkona benzer ahşap sundurmanın tanıdık gıcırtısı eşliğinde eskiden mutfak olarak kullanılan, is ve küf kokulu odaya girdi: Bomboş. Annesinin, rahmetli hanımının, şimdi de gelininin ekmek pişirdiği, tencere kaynattığı şömine benzeri ocağın önünde eğilip hala tam soğumamış, akşamdan kalan külleri demir çubukla karıştırdı. Dışarıdan, bastıkları taş üzerinde her an kayıp düşecekmiş gibi yürüyen hayvanların nal sesleri geliyordu.

Çıktı. Sabahın soğuğunu bir iki kez ciğerlerine çekip, diğer odanın kapısını açtı: Bomboş. Kafasını vurmamak için eğilerek içeri girdi. Bir duvara, bir kapıya dokundu, sonra elini tekrar duvara sürerek karşıdaki pencereye dek yürüdü. Dışarıda sis vardı. Göz gözü görmüyor. Açık pencereden giren taze havayı içtikten sonra eksik bir köşesi kalın bir bezle yamanmış camı kapadı. Soğuk girmesin! Yamayı oğlu yapmıştı. Sekiz yıl evvel. Sararmış ve küflenmiş bezin vaktiyle ne olduğunu hatırlamıyordu. Bir çarşaf da olabilirdi, gömlek de. Dokunup almak, hatırlamak istedi, katlarını açıp koklamak… Vazgeçti. Soğuk girmesin! Diğer duvarı da eliyle boydan boya çizerek kapıya geldi. Sonra döndü ve bir şeyler aranırcasına etrafa bakındı: Pencere, kirlenmiş kireç duvarlar, çiviler… Lambanın çivisi. Dün geceye, toparlanmaları için verilen zamanın son gecesine kadar ölen oğlunun, tek oğlunun ceketinin asılı olduğu çivi. Tekrar pencere, tekrar çiviler… Daha fazla bakmak istiyordu. Daha fazla bakmak istemiyordu. Kafasını eğerek dışarı çıktı, kapıyı ardından çekti. Sundurmanın ve merdivenin gıcırtıları eşliğinde aşağı indi.

Gelini yolda, burunlarından buhar huzmeleri çıkan iki eşeğin yanında onu bekliyordu. Birine yorganlar, döşekler, diğerine de dört yaşındaki torunu ve yükte hafif pahada ağır(!) eşyalar yüklüydü.

Son olarak ahıra girdi. Yıllardır kokladığı hayvan ve gübre kokusu çarptı ilkin yüzüne. İlerdeki, en sağdaki bölmeden kıpırtılar duyuldu. İhtiyar gitti, üç aylık sıpanın burnunu okşadı, kulaklarını sevdi. Boynuna iki hafif şaplak vurdu. Sonra dönüp ağır ağır çıktı. Kapıyı özenle kapadı. Soğuk girmesin!

“Pame,” dedi gelinine.

Ve hayvanlarının taşlı, ıslak yolda her an kayacakmış gibi çıkan nal sesleriyle, sisin içinde, yokuş yukarı tırmanmaya başladılar. Köyün dışındaki kafileye doğru.

***

 “MADDE 2 – Birinci Maddede öngörülen mübadele:

a) İstanbul’da oturan Rumları (İstanbul’un Rum ahalisini);

b) Batı Trakya’da oturan Müslümanları (Batı Trakya’nın Müslüman ahalisini) kapsamayacaktır…”

***

 “Kardaş, kardaş…”

Delikanlı meydanın ortasında durup sesin geldiği tarafa baktı. Arkadaşı koşarak ona doğru geldi, elini omzuna koyup birkaç saniye bekledi soluk soluğa.

“N’oldu?”

“Git… mişler… Gitmişler.”

“Kim gitmiş? Nereye?”

“Trene gitmişler, ordan da İstanbul’a, hepsi. Hepsi.”

“…”

“Bütün Rumlar gitmiş!”

“Daha vakit var diyorlardı… Eleni’ler?”

“Gitmişler diyorum.”

Bu kez de delikanlı koşmaya başladı, ardına arkadaşını takarak. ‘Ahali Mübadelesi’, ‘toplu göç’ lafları çıktığından beri yerinde duramıyordu zaten. İki yıldır yapamadığını son bir haftada yapmış, babasını komşu köyden bir “Rum kızı” almaya ikna etmişti. Üstelik anlaşma metninin tefrika edildiği gazeteyi vilayette çalışan akrabasına okutmuştu, emindi: Bir Türk ile evli olanlar mübadele kapsamı dışındaydı. Tanrım! Mübadele! Bu söz yeni çıktı, çok yeni. Nereye?

***

“MADDE 7 – Göçmenler, bırakıp gidecekleri ülkenin uyrukluğunu yitirecekler ve varış ülkesinin topraklarına ayak bastıkları anda, bu ülkenin uyrukluğunu edinmiş sayılacaklardır…”

***

Yola koyulduklarının dokuzuncu günü. Gelirse, nihayet trene binecekler. Yaşlı adam, aslında hiç istemediği bu seyahatte acele etmesine hem şaşıyor, hem küfrediyordu; kasaba çarşısına giderken. Eşeksırtında üç güne yakın yol gitmişler, açık arazide verdikleri gece molalarında yanlarına aldıkları, para edecek çoğu şeyi yitirmişlerdi. Çalanlar kendileri gibi yürüyenler miydi, durdukları çevreden birileri miydi? Şeytan bilir. Ne birine sormaya ihtimal var, ne suçlamaya. Gelinin ve eşeklerden birinin durumu kötü. Açlıktan ve soğuktan olmalı. Yiyecek ne varsa tükendi.

Karaferye’den hemen trene bineceklerini zannediyordu. Öyle olmadı. Trene binmeleri şöyle dursun, istasyon binasını görmeleri için bile iki gün geçmesi gerekti. Ahali biryerlerden çadır bulup kurmuş, istasyon çevresinde geceliyordu. Bunca kalabalığa rağmen, gecesiyle gündüzüyle sessiz geçiyor zaman, şayet hırsızlık veya benzeri bir saldırı olmamışsa. Kimsede konuşacak, gülüşecek veya öfkelenecek derman yok. Her gün bir iki defa tren düdüğü duyuluyor; bir dalgalanma, bir heyecanın ardından, kalkış düdüğüyle vagonların dışında kalan başlar yeniden öne düşüyor. Ancak bugün şansları var: Geceden beri istasyon’un içindeler. Ya tren gelecek ve bugün Selanik’e doğru yola koyulacaklar; veya en azından bir dam altında uyuyacaklar. İkisi de âlâ.

İhtiyar çektiği iki eşek ile kasaba meydanına girdi. Bir-iki esnafla konuştuktan sonra en sonunda eşekleri satın almakla ilgilenen bir demirci buldu. Pazarlık başladı:

“Ohi,” dedi ihtiyar. “Olmaz. Bu paraya tavuk alamazsın.”

“Hasta bu hayvanlar, benim param da bu kadar. İster sat, ister satma.”

“Satmam tabi, götürürüm yanımda daha iyi. Hasta değil o, yeni doğurdu.”

İhtiyar, herifin pişkin sırıtmasına bozuldu, çıkıp gitti. Çarşıda bir-iki turlayıp başka alıcı aradıktan sonra döndü, tekrar demircinin kapısını çaldı. Hayvanları sattı.

***

“MADDE 8 –  Göçmenler, her çeşit taşınır mallarını yanlarında götürmekte ya da bunları taşıttırmakta serbest olacaklar ve bu yüzden kendilerinden çıkış ya da giriş vergisi ya da başka herhangi bir vergi alınmayacaktır…”

***

“İnsan bir zaman sonra alışır,” diye geçirdi içinden delikanlı. Şimdi ona korkunç gelen bu koku, bu sıkışıklık, bu sarsıntı bir zaman sonra duyulmaz olacaktı. Olmalıydı. Üstelik henüz ikinci günüydü yolculuğunun. Daha dur.

İstanbul’a gidiyordu. Rumların ayrıldığını öğrenir öğrenmez bir ata atlayıp Eleni’lerin evine koşmuş, kapıları, pencereleri ve içerde kalan neleri varsa yağmalanmış evi görmüş, babasının sandıktaki parasını alıp peşlerinden gitmeye de hemen orada karar vermişti.

Trenin vagonlarında sinek bile uçamazdı. Kompartımanlar, koridorlar, tuvaletler tavana kadar insan ve eşya yığılıydı. Sırtına yüklendiği yorgan-döşeğini bir köşeye atıp çocuklarını tepesine çıkaranlar şanslıydı. Çoğunluk trene bindiklerinde buldukları ilk boşluğa çöküp çocuklarını ve eşyasını kucağında götürüyordu. Sonradan eklenen iki posta vagonu hariç vagonlar arası geçiş mümkündü. Lakin yapabilene. Kıpırdayacak, geçecek, gerinecek yer yok.

Delikanlı açık kapılarından yorganlar, battaniyeler, sandıklar fışkıran, çuvallar fışkıran kompartımanların bulunduğu bir koridordaydı. Önünde dikildiği pencereden vuran rüzgar yüzünün sol tarafını hissizleştirmişti. İçerdeki ter, küf ve idrar kokusu durulacak gibi olmadığından camı kapatamıyorlardı. Allahtan, dün geceden beri birkaç saatte bir, koridorun arka köşesinde karısı ve üç çocuğuyla çömelmiş köylüsü Hristo Dayıyla yer değişiyordu.

Bütün bunlara kendisi zor katlanıyorken Eleni nasıl dayanmıştı? Kendisinden ne kadar öndeydi? Üç gün? Dört?.. Vapurlara binmeden yetişebilecek miydi?

“Gel,” diyen sesini duydu Hristo dayının. “Gel, dinlen biraz.”

Delikanlı döndü, hemen ayağının dibinde iki büklüm uyuyan ihtiyarcığın üzerinden atlayıp trenin sarsıntısı yüzünden diğer uyuyanlara çarpmamaya veya üzerlerine basmamaya çalışarak arka köşeye gitti. Hristo’nun boşalttığı yere, oniki yaşındaki oğlunun yanına çöktü, dizlerini çekti.

***

MADDE 9 – 8.Maddede öngörülen göçmenlerin ve toplulukların kent ve köylerdeki taşınmaz mallarıyla, bu göçmenlerin ya da toplulukların bırakmış oldukları taşınır mallar, 11. Maddede öngörülen Karma Komisyonca, aşağıdaki hükümler uyarınca tasfiye edilecektir…”

***

Beklemek iyiymiş, evla imiş. İnsanı canından bezdiren trenin kara vagonundan indiğinde her tarafı sızlıyordu ihtiyarın. Selanik’e gelmişlerdi. Bir zamanlar Osmanlı’nın gizli başkenti, beyaz kulesiyle meşhur şehir, şimdi yine beyazlar içindeydi. Çadır beyazı. Kimini Hilal-ı Ahmer, kimini Yunan hükümeti dağıtmış, yine de ülkenin birçok yerinden gelerek buraya yığılan çoluk çocuk on binlerce insana yetmemişti.

İhtiyar dalgındı: Gelini günlerdir konuşmuyordu. Aslında kendisinin de ağzını bıçak açmıyordu ama en azından gerekli olduğunda iki-üç kelam ediyordu. Kız kötüydü. Sorulana bile cevap vermiyor, boş boş yüzüne bakıyordu. Sürekli titriyordu. Acaba evden çıktıklarından beri mi böyleydi? Hatırlamıyordu. Ufak oğlan, torunu daha iyiydi. Trenin çıkardığına benzer “çuf çuf”lar çıkara çıkara, dedesinin kucağında Selanik’i etmişti. Arada bir, pencereden gördüğü köprüleri, dağları, büyük binaları gösterip sormuştu. Her birine bir isim uydurdu ihtiyar, hiç bir sorusunu cevapsız bırakmadı ufaklığın. Sağdan soldan, türkülerden duyduğu isimleri yakıştırdı durdu: İşte Drama Köprüsü… Bu Estergon kalesi… Florina dağı… Vardar ovası… Geçtikleri yerlerin gerçekten neresi olduğunu bilmiyordu, hiç gelmemişti buralara. Yine de çocuğun her sorusunu cevapladı.

Nasılsa hiçbirini bir daha görmeyecekler. Nasıl olsa hiç dönmeyecekler.

Torunu ile gelinini kolayca bulabileceği bir yere oturttuktan ve kıza bir yere ayrılmamalarını tembihledikten sonra çadır aramaya çıktı yaşlı adam. Hemen bir saat sonra vapura binemeyeceklerini kestiriyordu. Sahildeki hilal-ı ahmer bürosundan çadır ve yiyecek alındığını işitmişti istasyonda. Sahile inilen tepeye çıktığında ömründe ilk kez denizi gördü: Gri. Gökyüzünden bir ton koyu, karadan bir ton açık. Gri işte, hiç de öyle anlatıldığı gibi masmavi değil. Ancak anlatılanlar gibi alabildiğine geniş. Gördüğü, göreceği tüm ovalardan daha geniş. İhtiyar gidecekleri söylenilen karşı kıyıyı aradı ufukta. Bulamadı. Sonra tekrar gri dalgalarının üzeri beyaz beyaz Ege’yi büyük bir merakla izledi, izledi. Derken gözleri kıyıya kaydı, denizin köpüklerinden farksız beyaz sivri çadırları gördü. Şimdiye kadar gördükleri onda biriymiş. Bütün gri yamaçlar, çamurlu düzlükler köpük köpüktü. Bu beyazlıkların denizdekilerden ayrıldığı ince şeritte ise iki vapur, yüzlerce tekne ve iskeleye doğru yığılmış bir insan kalabalığı vardı.

Acele etmeli.

Tepeden o yöne doğru inerken aralarından geçtiği çadırlardan birisi seslendi:

“Ramazan Efendi! Hey!”

Bu yıllardır kavgalı olduğu –eski- komşusu Mehmet idi. Başka tek kelime etmeden, uzun zamandır birbirine hasret iki dost gibi sarıldılar.

***

“MADDE 15 – Göçü kolaylaştırmak amacıyla, ilgili Devletlerce, Karma Komisyonun saptayacağı şartlarla…”

***

Eskişehir’den sonrası daha rahat geçiyordu yolculuğun. Garda eklenen beş yük vagonunun ikisi, hemen oracıkta Eskişehir’den binenler tarafından doldurulsa da; kalan üç vagon koridordakilerin bir kısmını almış, bir nebze ferahlık(!) sağlanmıştı. Delikanlı en azından ayakta dikilmek zorunda değildi artık. Hristo’nun küçük oğlunun başı omzunda, duvara yaslanmış oturuyordu. Trenin tekdüze sarsıntısı ve takırtısı eşliğinde hayal kuruyordu.

Eleni’yi ilk defa iki yaz önce görmüştü. Savaş zamanıydı. Yaşadıkları yer cepheye oldukça uzak olmasına rağmen batıya doğru durmadan asker dolu trenler gidiyor, bir hareketliliktir gidiyordu. Delikanlının ailesinin durumu, ahalininkinin aksine halliceydi. Sağda solda, babasının sürüp giden savaşlar boyunca malına mal kattığını işitmiş ancak pek anlam verememişti buna. Zaten on dört yaş, bir çocuğun bu işlere aklının ermesi için çok erkendi. İşte bir gün, babası onu komşu köydeki Panayot ustayı çağırmaya göndermişti. Yeni bir ahır yaptırılacaktı. Ustanın büyük kızı Eleni’yi ilk kez o zaman görmüş ve görür görmez de gönlünü kaptırmıştı. Kız evin bahçesinde ekmek pişiriyordu. Ustanın ertesi gün geleceği haberini götürmek üzere ata binecekken, Eleni gelmiş, sıcak ekmekten yolluğunu gülümseyerek uzatmıştı. Hepsi bu. Gülümseyerek. Kızı bir-iki kez daha uzaktan görmesini, kimi sırdaşları aracılığıyla haberleşmelerini bir kenara bırakırsak, bu sıcak ekmek alış-verişi aralarında geçen tek hadiseydi. Zaten insan o savaş yıllarında bir Rum kızını başka nasıl görebilirdi ki?

Tren gecenin bir vakti Kütahya’ya girdi. Yeni binen fazla yok, başka bir tren kalkacak, İzmir’e götürecekmiş Kütahya’nın Eleni’lerini. Bir saat kadar sonra lokomotif tekrar asıldı vagonlara. Gıcırtılar eşliğinde tren hareket etti. Hristo’nun oğlu uyanıp kafasını çekti; diğer tarafa, babasına yaslandı.

Delikanlı geçenlerde meseleyi babasına açtığında bir güzel dayak yemişti. Mütarekeden sonra zaten adamın üzerinde baskı varmış, kaymakam onu sorguya çekmiş, malının mülkünün hesabını sormuş. Bir de elin gavurunu gelin diye alıp ahalinin tepkisini çekemezmiş. Adam razı gelene kadar üç-dört defa pataklamıştı delikanlıyı. Sonunda belki mübadele lafını duyduğundan, “nasıl olsa bu iş olmaz,” diye düşündüğünden “he” demişti. Kimbilir? Delikanlı çok geç kalmıştı. Çok.

Tren Kütahya’dan çıktı.

***

MADDE 16 – Türkiye ve Yunanistan Hükümetleri, işbu Sözleşme uyarınca, ülkelerini bırakıp gidecek olan kimselere yapılacak bildirilerle…”

***

Eski hasım Mehmet Efendi Türkçe biliyordu, İhtiyar adamın ailesiyle birlikte bir çadıra yerleştirilmesine yardımcı oldu, bürodaki evrakları doldurma işini halletti, onlara erzak temin etti. On gün kadar orada bekleştikten sonra vapurları geldi, hep birlikte karantina bölgesine alındılar. Üstünkörü yapılan sağlık muayenelerinde birşey çıkmadı. Gel gör ki, gelini cidden hastaydı. Ramazan Efendi muayeneyi yapan tabibe korkusundan birşey diyemedi, kızın durmak bilmeyen titreme nöbetlerinden ve hala tek kelime etmemesinden bahsedemedi. Gel gör ki, gelini artık torununa da ilgiyi kesmişti. Bütün gün bir köşede oturuyor, ihtiyarın verdiği bir iki lokmayı yiyor, uyuyordu. Karantinadaki üçüncü günlerinde Gülcemal Vapuru gelip yanaştı.

***

MADDE 17 – Karma Komisyonun çalışmaları ve işlerinin yürütülmesi için gerekli giderler…”

***

Delikanlı’nın treni sabah güneş doğarken Tuzla’ya vardı. Binlerce insan bir felaketten kaçarcasına on dakikada boşalttılar treni. Herkes bir taraflara koşturmaya başladı. Bu kargaşada Hristo Dayı ile zar zor helalleştiler. Delikanlı üzerindeki paranın bir miktarını ona verdi. Gerisini Eleni’yi bulmak için harcayacaktı.

İlk gün karantina çadırlarına sızmayı denedi, başaramadı. Sonraki günlerde bıkmadan usanmadan çevredeki çadırlarda dolaşıp tek tek Sivas-Suşehri’nden Panayot Usta ve ailesini sordu. Kimse bilmiyordu. Kayıtları tutan büro ise tam bir tımarhane. İçi dışı insan kaynıyor. Ne zaman uğradıysa ya bir görevli yoktu, veya çok meşguldü. Geceleri garda veya hayır sahibi Rumların çadırlarında geçiriyordu.

Bir gün yine karantinanın dışındaki çadırlardan birine uğramıştı. Beş çocuklu, kalabalık Rum ailesinin reisi onu sofraya davet etti: Bulgur, ekmek. Yemekten sonra kalkıp buradaki işleyişi bilen başka birinin çadırına gittiler.

“Üç aydır bekliyorum.” dedi kır saçlı adam. Ve bir armudu kesmesi için altı-yedi yaşlarıdaki kızına uzattı. “Üç aydır vapur bekliyorum. Benden sonrakiler çoktan binip gittiler vapurlara. Gece gündüz yattım büronun önünde, hepsiyle tanış oldum, yüzgöz oldum. Para etmedi. Geldiğimiz yere göre bindiriyorlarmış vapurlara. Samsun’dan geliyorum ben. Herkes vapura Samsun’dan bindi, bir ben eşeklik edip buraya geldim. Beni ne o gruba alıyorlar ne öbürüne. Bekliyorum.”

“Peki ben bulabilir miyim Panayot Usta’yı?” dedi delikanlı, çürük armudu doğrayan kıza bakarak.

“Çok Rum var mıydı geldiğin yerde?”

“Vardı ama… …bilmem. Belki o kadar da çok değildi.”

“Çok idiyse, hemen gitmişlerdir. Değil ise bekliyor olabilirler benim gibi.”

Kız iri bir dilim uzattı delikanlıya:

“Kabuğuyla ye, daha tok tutar.”

Yarım saat kadar sonra itiş kakış ve söylenmeler arasında kayıt işlerini yapan bürodan içeri daldılar. Kayıtları tutan Yunanlı memur baştan çok veryansın etti. Bu kadar işin gücün arasında onlarla uğraşamazmış, burada birini bulmak samanlıkta iğne aramaktan farksızmış, falan filan. Adamın yelkenleri suya indirmesi için kır saçlı Rum’un işaretiyle, delikanlının kesenin ağzını açması gerekti.

“Nerden gelmişler?” diye sordu adam. Kır saçlı Rum Türkçeye çevirdi:

“Nerden geliyorlar?”

“Sivas-Suşehri!”

“Burada pek oradan gelen yok. Sivas’ın dosyasına bakacakmış,” diye çevirdi tekrar.

Memur kalktı, bir takım dolaplardan bir takım listeler çıkardı. Yarım saat uğraşıp bir takım isimler saydı.

“Endeka,” dedi. Ve kır saçlı ile Yunanca bir şeyler konuştular.

Çok geçmeden çeviri geldi:

“Onbir tane Panayot varmış, Sivas-Suşehri’nden gelen. Altısı gitmiş. Üçü de dün gidecekti ama, vapur gecikti diyor. Bugün gidiyorlar. Diğer ikisi henüz karantinada değilmiş. Seninki hangisi, bir bak.”

Delikanlı Yunan harfleriyle tutulmuş listeden hiçbir şey anlamadı.

“Üç kızları var, Eleni, Maria ve şey… şey.”

“Stella?” dedi listeyi tarayan memur.

“Evet, Stella. Yaşa!”

Tekrar konuşmalar.

“Panayot, karısı Krisi ve iki kızları dün gitmesi gereken Nikomedya gemisine kayıtlı görünüyorlarmış. Ufak kızları Maria koleradan ölmüş. Önce Selanik’e gidecekler, oradan da Kavala’ya. Gemi rıhtımdaymış, yükleme biter bitmez kalkacakmış.”

***

MADDE 18 – Bağıtlı Taraflar, işbu Sözleşmenin uygulanmasını sağlamak üzere, yasalarında gerekli değişiklikleri…”

***

Gülcemal’in dört direkli güvertesine doluşalı, oldukça yüksek iskele kapısından kafasını vurmamak için eğilip geçeli bir beş gün oldu. İçeriler çoktan dolmuş. Ramazan Efendi’nin Selanik sırtlarından seyrettiği beyaz şirin köpükler, şimdi vapuru sağından solundan kırbaçlıyor, onları ıslatıyor. Gök koyu gri, acımasız. Hava çok soğuk. Çok rüzgarlı. Çok ıslak. Gelin artık şuurunu kaybetti, sadece yatıyor. Yemek yiyemiyor. Bir defasında onu öldü zannedip almaya kalktılar. Ramazan Efendi bırakmadı. Torun iyi, neşesiz ancak sağlam. Gülcemal son sürat ilerliyor. Gemide bolca erzak var, dağıtılıyor. Doktor var, aşçı var. Derman yok.

***

“BU HÜKÜMLERE OLAN İNANÇLA, yetki belgelerinin, karşılıklı olarak, usulüne uygun olduğu görülmüş ve aşağıda imzaları bulunan Tamyetkili Temsilciler, işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır. LAUSANNE’da, otuz Ocak bin dokuz yüz yirmi üç tarihinde, üç nüsha olarak düzenlenmiştir…”

***

Delikanlı koşa koşa rıhtıma indi. Üç tane iskele var. Biri boş, diğer ikisine iki vapur yanaşık. Vapur olan iskelelerin etrafı hınca hınç. Jandarmalar düzeni sağlamaya çalışıyor. Denizin rengi gökyüzü kadar koyu. İskelelerin üç beş metre etrafı yüzen eşyalarla dolu. Kimi bohçasını düşürmüş, kimi çuvalını… Neler neler… Bir akerdeon, yarısı batmış bir yorgan buradan bile seçiliyor.

Delikanlı kalabalıkta ilerledi, kendisine yakın olan geminin adını gördü, ancak anlamadı.

“Bu geminin adı ne?” diye sordu yanındaki gençten bir adama.

“Okumam yazmam yok benim. Ama İyopolis dediler bize. Ona göre bineceğiz.”

Delikanlı hemen oradan uzaklaşıp ikinci iskeleye yöneldi. Burası öbüründen de kalabalık. Nasıl bulacak Eleni ile Panayot Usta’yı?

Önündeki kalabalığı sert hareketlerle itip kakmaya başladı. Yol açıldı. Askerlerin oluşturduğu koridora geldiğinde belge istediler. Geri döndü çaresiz.

 Yan tarafta bekleyen ihtiyar kadının sandığına tırmanıp koridora girenlere bağırdı:

“Panayot Ustaa! Sivas-Suşehri’nden Panayot Ustaaaa!”

Başlar bir an için kendisine çevrilse de hemen önlerine döndü. Yolcular sırtlarında çuvalları, eşyalarıyla iskeleye yürümeye devam ettiler.

“Panayot Ustayı tanıyan var mıı? Eleniiii!”

***

“Bu nüshalardan biri Yunanistan Hükümetine, …”

***

Bugün jandarmalar gelip Ramazan Efendinin gelinini aldılar. Askerlerin başındaki subay çırpınıp duran ihtiyarı sakinleştirmeye çalıştı. Adama tatlı tatlı, anlamadığı bir sürü şey anlattı. Ancak hiçbiri Ramazan Efendinin sesini bastıramadı:

“Pedia mu, pediaa muuu!”

Akşama doğru da, üç cesedi denize attılar. Ramazan Efendi, kapalı kefenlerden kendi gelinini seçemedi. Dibe çöken üç merhum için de dua etti.

***

“…biri Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine verilecek, …”

***

Delikanlı yarım saat boyuna bağırdı, bir tek kişi çıkmadı cevap veren. Panayot Ustayı tanıyan. Sonunda herşeyi göze alıp askerlerin arasına daldı, iskeleye doğru. Beş on adımda ucuna kadar gelip merdivenlerden çıkan kalabalığın arkasında durdu. Aşağıdan gemiye doğru haykırdı:

“Eleniiiii, Panayot Us…”

Arkasından gelen üç jandarma tepesine atlayıp onu karga tulumba geri götürdüler. Bir subay çıktı karşısına:

“Ne bağırıp duruyorsun ulan? Kimi arıyorsun?”

“Eleni’yi… Panayot Usta’yı…”

“Kaç yaşındasın sen? Ailen nerede, nerden geldiniz?”

“16 yaşındayım ben. Sivas’tan geldim.”

“Ne diye arıyorsun burada? Orada görür, bulursun. Gemilerin hepsi Selanik’e gidiyor. Endişe etme bol bol bekliyorsunuz orada da.”

“Ben Rum değilim ki. Gitmiyorum bir yere. Onlar gidiyor. Eleni… Nişanlım. Nikomedya ile gideceğini söylediler bugün.”

Subayın yüzü ekşidi önce. Sonra teknik bir meseleyi halletmiş olmanın kesinliğiyle konuştu:

“Bu Nikomedya değil, Toskana gemisi.”

Sonra kolunu kaldırıp İstanbul’a arkasını dönmüş, gri denizde ağır ağır giden bir başka vapuru parmağıyla gösterdi.

“Nikomedya o!”

***

“…üçüncüsü de doğruluğu onaylanmış birer örneğini, Türkiye ile yapılmış Barış Andlaşmasını imzalayan Devletlere yollayacak olan, Fransa Cumhuriyeti Hükümetine, bu Devletin arşivlerine konulmak üzere, teslim edilecektir.”

***

Artık kıyının görünebileceği söylenmişti. Ancak sabah sabah o kadar sis vardı ki kara bir yana dursun, Ramazan Efendi vapurun bir direğinden ve durmaksızın dumanlar çıkaran iki bacasından başka bir şey göremiyordu. Bu sabah tıpkı evinden ayrıldığı sabah gibiydi. Soğuk ve sisli. Bu iki baca tıpkı evinin önünde yükleriyle bekleşen eşekleri gibi soluyordu.

Vapurun keskin düdüğü birden düşüncelerinden ayırdı ihtiyarı. Tüm motorlar sustu. Hafif sol çaprazdan sisin içinden bir düdük sesi daha geldi. Sonra “tıs tıs tıs” diye inleyen başka bir motor sesi.

Tıs tıs tıs tıs.

Ve sisin içinden beyaz bir gölge çıkıp geminin sol tarafından geçmeye başladı. Gülcemal’in güvertesindeki bütün yolcular o tarafa hücum etti. Tıs tıs tıs tıs… Beyaz gemi yanlarından geçerken kendileri gibi güverteye veya içeriye doluşmuş yüzlerce mecburi yolcu da Gülcemal’i görmek için bu tarafa akın ettiler.

Göz göze geldiler…

İki gemideki yüzler aynıydı, gözler aynı. Aynı çuvallar, aynı eşyalar. Aynı bitkinlik, aynı çaresizlik. Birbirlerine kızsınlar mı, acısınlar mı anlayamadan gemiler geçip gitti. Ramazan Efendi, sisin içine giren geminin arkasındaki yazıyı güçlükle okudu:

“Nikomedya”                                                               

***

“İMZALAR”


Not: Mahir Ulaş Yeşil‘in bu öyküsü, Yar Yayınları’nın Gülcemal ile Nikomedya adlı kitabından alıntıdır. Her hakkı saklıdır.

Bir cevap yazın