Gökten Gelen Atlı (Bir POLONYA Masalı) – Bülent Habora

Bir varmış, bir yokmuş…

Karkonoş’un büyük köylerinden birinde, çok ürün veren bereketli toprakları olan bir çiftçi yaşıyormuş. Ama bu adam çok pintiymiş.

Öylesine pintiymiş ki, tarladaki ürünler toplandıktan sonra artakalan başakların yoksullar tarafından alınmasına bile çok kızıyormuş. Oysa yoksulların başak toplama geleneği çok eski yıllardan beri devam edermiş.

Ambarları zahireyle(*) tıka basa dolu olduğu halde, yine de anızlığı dolaşarak, başakları toplayan çocukları, kinle, nefretle dolu gözlerle izliyormuş.


(*) Zahire: Gerektiğinde kullanılmak için saklanan tahıl.


Bu çocukların tümü de o köyün ve çevre köylerin en yoksullarıymış. Öylesine yoksullarmış ki, çoğu kez açlık yüzünden ölmekten, bu artakalan başaklar sayesinde kurtuluyorlarmış.

Zengin çiftçi, yoksulların bu durumunu çok iyi biliyormuş. Ama yine de, gözlerini para hırsı bürüdüğü için, sürekli olarak ırgatlarına, demetleri çok sıkı bağlamalarını ve düşen başakları da tırmıkla toplamalarını emrediyormuş. Bu yüzden yoksul çocuklar, onun tarlasında, diğer çiftçilerin tarlalarında buldukları başakların onda birini bile bulamıyorlarmış…

Küçük Eljbet, bir sabah erkenden, elinde bezden bir torba olduğu halde, koşa koşa tarlaların bulunduğu yere gitmiş.

Eljbet, sık sık hastalanan, iplik eğirme ve dikişçilikten elde ettiği gelirle güç-belâ geçimlerini sağlayan yoksul, dul bir kadının kızıymış.

Bir odalık kulübelerinde ana-kız birlikte yaşıyorlarmış. Henüz sekiz yaşında olan Eljbet, sürekli olarak annesine yardım ediyormuş. Odayı temizliyor, yemek yapıyor, hatta ormana gidip, çalı-çırpı, kurumuş ağaç topluyor, eve getiriyormuş…

Orak zamanı gelince, diğer günlerde olduğundan çok daha erkenden kalkıyor, torbasını alıp, tarlalara koşuyormuş. Nerede bir başak görse, onu torbasına atıyormuş.

Zengin çiftçi, bu çalışkan ve sevimli kızdan hiç hoşlanmıyormuş. Kendi tarlasında, kızın neşeli bir biçimde başak toplamasına, hatta ara vermeden şarkı söylemesine fena halde bozuluyormuş.

Elinden topladığı başakları, yanındaki çuvalını almak istiyormuş, kızın. Ama komşularının tepki göstermesinden korktuğu için bu isteğini yerine getiremiyormuş…

Bu yıl topraklar çok bereketli olmuş. Zengin çiftçinin ambarı tıka basa dolmuş. Geriye de birçok demet kalmış. Irgatlarına emrederek kalan demetleri, ambarın yakınındaki bir yere yığın yapmalarını söylemiş.

İşte o gün, küçük Eljbet de, o yığının çevresinde başak topluyormuş.

Ansızın biri onu kolundan yakalamış. Kızcağız ürkmüş birden. Başını kaldırınca, karşısında zengin çiftçiyi görmüş.

Adam, öfke dolu, ağzından köpükler çıkartarakkıza bağırmış:

“Seni gidi hırsız, seni! Yığından çektiğin başakları hemen bırak!”

Eljbet korkusundan tir tir titriyormuş. Hemen yanı başlarında olan yığını görmüş. Oraya yaklaştığını hiç farketmemiş, küçük kız.

Yığından tek bir başak almadığını bildiği için titrek bir sesle şöyle yanıtlamış adamı:

“Bu başakları tarladan topladım ben. Yığından tek bir başak bile almadım, yemin ederim.”

Çiftçi, kızcağızın doğru söylediğini bildiği halde, yumruğunu kaldırıp kıza vurmak istemiş.

Kız büyük bir korku içinde olduğundan, sürekli:

“N’olur bana yardım edin. Öldürecek bu adam beni. Kurtarın onun elinden,” diye bağırıyormuş.

Küçük Eljbet, sözlerini bitirir bitirmez, dağın tarafından, bir yel gibi hızla gelen bir siyah atlı belirmiş.

At köpük içindeymiş. Atlı, ateş bulutunu andıran bakır-kızıl renginde bir pelerinle sarılıymış. Uzun kızıl sakalı rüzgarda savruluyormuş.

Zengin çiftçi tam yumruğunu kızın sırtına indireceği sırada siyah at, tırnaklarını yere kakarak öylesine durmuş ki, bir anda çevreyi tozduman kaplamış.

Atlı, yere atlamış. Hemen çiftçiyi boynundan yakalayıp, bir tavuğu tutar gibi havaya kaldırmış.

Zengin korku içinde bir şeyler demek istiyormuş. Ama ne söylediği bir türlü anlaşılmıyormuş.

Kolları, bacakları savrulan çiftçi, bu durumuyla tam bir soytarıya benziyormuş.

Biraz sonra atlı, onu yere bırakmış.

Çiftçi yerden yavaş yavaş doğrularken, atlı bağırmış:

“İğrenç, aşağılık herif, bu kadar çok zahiren varken, yoksulların topladığı bir deste başağa mı göz dikiyorsun? Utan be!.. Anlaşılan, senin kötü adam olmanı varlığın sağlamış… Senden iyi adam olur, ama yokluğu, yoksulluğu senin de yaşaman gerekli…”

Sözlerini daha bitirmeden, pelerinini bir kanat gibi germiş. O an pelerininin altıdan kıvılcımlar çıkmış. O başak yığınını alevler sarmış. Az sonra da o koskoca ambarı da yanmaya başlamış.

Zengin çiftçi haykırarak yanan ambarına doğru koşmaya başlamış. Ama durduramamış yangını…

Öte yandan atlı, korkusu yüzüne vuran, tir tir titreyen kızı kolundan tutup, atına çekmiş. Birlikte yükselmeye başlamışlar.

Eljbet şaşkın şaşkın çevresine bakıyormuş. Uçmak gerçekten çok hoşmuş. Havada belli-belirsiz bir sis varmış. Ayrıca zaman zaman beliren büyük ve serin bulutlar küçük kızın yüzünü hafif hafif okşuyormuş.

Kız aşağılara doğru baktıkça, dağların tepelerini, o büyük şelâleyi görüyor, ormanın uğultusunu hissediyormuş.

Bir süre sonra siyah at yavaş yavaş aşağıya inmeye başlamış. Birkaç dakika geçince yere ayak basmışlar.

Atlı, onu evinin tam önüne getirmiş.

Eljbet, kendisine yardım eden atlıya teşekkür etmek için dönmüş, bakmış. Ama ne at varmış ortada, ne de atlı.

“Herhalde uyudum, evden çıkar çıkmaz. Bu gördüklerimin tümü de bir düştü, galiba,” diye düşünmüş küçük kız.

Eljbet’in geldiğini gören annesi sormuş ona:

Eee, ne yaptın bakalım? Bütün gün kırda, tarlalarda olduğuna göre, sanırım epeyce başak toplamışsındır…”

Gününün nasıl geçtiğini tam olarak anlayamayan kız, telâş içinde boş ellerini göstererek yanıtlamış annesini:

“Hiçbir şey getiremedim, anneciğim…”

“Ya o başındaki çelenk, başak çelengi neyin nesi?” diye sormuş, annesi.

Sonra kalkıp, kendisine şaşkınlık içinde bakan kızının başından güzel ve iri başaklardan oluşan çelengi almış.

Bu garip çelengi yakından inceleyen annesi, bir de ne görsün, başaklardaki iri taneler altınmış.

Küçük Eljbet altınları görünce, bugün başından geçenlerin düş değil, gerçek olduğunu anlamış.

O, kömür gibi kapkara, ceylan gibi güzel atı ve onun cesur sahibini tüm yönleriyle annesine anlatmış.

Eljbet, ertesi sabah tarlalara gitmiş. Bir de ne görsün, zengin çiftçinin büyük demet yığınının ve ambarının yerinde bir öbek kül varmış.

Küçük kız sonraki tüm yaşamı boyunca bir daha başak toplamak için tarlalara gitmemiş. Çünkü çelengindeki altın taneleri, yoksul dul kadına ve onun çalışkan, sevimli kızına iyi, sakin ve mutlu bir yaşam sağlamış…

O yıldan sonra, yoksul ailelerin çocukları, her orak zamanında, bu çiftçinin tarlalarına gidip, rahatlıkla başak toplamışlar.

Zengin, artık bu çocuklara birşey demiyor, hatta yan gözle bile bakmıyormuş. Bir yıl yoksul ve aç yaşayınca, diğer gerçek yoksulların ne durumda olduğunu anlamış…

Ama ilginçtir, o yanan buğday yığınının yerinde yetişen başakların rengi kömür gibi kapkaraymışlar. Üstelik bunlara dokununca da, kül olup, yere dökülüyorlarmış. Bu olay, her yıl aynı biçimde sürüp, gitmiş.

Tarlalardaki diğer buğdayların altın başakları arasında, zaman zaman, siyah benek gibi duran kara başaklar da varmış. Köylüler bu başaklara, “Dağ sahibinin kara benekleri,” diye ad takmışlar. Çünkü onlar bu cesur atlının kim olduğunu anlamışlar…


Derleyen: Bülent Habora

Not: Yar Yayınları’nın Yeryüzü Masalları kitabından alıntıdır. Her hakkı saklıdır.

Bir cevap yazın